takip et
mobil
SOHBET GİRİŞİ
sohbet girişi
YAZI BİLGİLERİ
7 Nisan, 2011
yorum yok
413 okunma
Yazı Kategorisi : Astroloji
Bir aşk hikayeni yada bir tanışma hikayeni bizimle paylaşmak istermisin ? gönder
Bir aşk hikayeni yada bir tanışma hikayeni bizimle paylaşmak istermisin ? gönder

Astroloji nin Tarihi

Aslında Hindistan’da bu ilim daha da öncelere dayanır. Rigveda’da ancak doksan beş bin yıl öncesinde var olmuş olabilecek bir takımyıldızından söz edilir. Bu yüzden Lokmanya Tilak, Vedalar’ın daha eskiye dayanıyor olması gerektiği sonucuna varmıştır: Vedalar’ın tarif ettiği takımyıldızı ancak bundan doksan beş bin yıl önce belli bir anda var olabilmiş olabileceğine göre, o belli Vedalar’a ait bilgi de en azından doksan beş bin yıl öncesine dayanıyor olmalıdır. Vedalar’a ait bu bilgi kitaba daha sonradan eklenmiş olamaz. Daha sonra gelen genç kuşakların bunca yıl önce var olmuş bir takımyıldızını saptayabilmiş olmaları mümkün değildir. Oysa artık günümüzde çok uzak bir geçmişte, belli bir anda yıldızların hangi pozisyonda bulunmuş olduğunu hesaplayabilmek için başvurabileceğimiz bilimsel yöntemler mevcuttur. Astrolojinin en derin yasaları öncelikle Hindistan’da keşfedilmiştir. Gerçekte matematiğin doğmasının tek nedeni de astrolojidir. Astrolojik hesaplamalar yapabilmek için, matematiğe gereksinim doğmuştur. Matematikte kullanılan rakamlar Hindistan’da keşfedilmiştir; dünyanın bütün dillerindeki birden ona kadar olan rakamların temeli Hint kökenlidir. Tüm dünyada kabul edilmiş olan ondalık sistem de Hindistan’da doğup oradan da tüm dünyaya yayılmıştır. İngilizce’de dokuz anlamına gelen ‘nine’ sözcüğü, Sanskritçe’deki ‘nav’ sözcüğünün bir türevidir. Sekiz anlamına gelen ‘eight’ ise yine Sanskritçe’deki ‘aht’ sözcüğünden türemiştir. Birden dokuza kadar olan ve tüm dünya dillerinde yaygın olarak hüküm süren rakamlar varlığını hep Hint astrolojisinin etkisine borçludur. Astrolojinin varlığıyla ilgili ilk bilgiler Sümer uygarlığına Hindistan’dan ulaşmıştır. İsa’dan altı bin yıl önce Batı dünyasına astrolojinin kapılarını ilk olarak açan da Sümer uygarlığı olmuştur. Yıldızların bilimsel olarak incelenebilmesi için temel oluşturmuş olanlar Sümerlilerdir. İki yüz metre yüksekliğinde dev bir kule inşa edilmiş ve Sümerli rahipler yirmi dört saat boyunca bu kuleden gökyüzünü gözlemlemiştir. Sümerli metafizikçiler kısa süre içinde insanoğlunun başına gelen her şeyin son noktada bir şekilde yıldızlara bağlı olduğunu, yıldızların olayların kaynağı olduğunu öğrenmişlerdir. İsa’dan altı bin yıl önceki Sümer inanışına göre hastalıklar, salgınlar hep yıldızlarla ilişkiliydi. Günümüzde bu bakış açısı bilimsel bir temele dayanmaktadır. Ve günümüzde astroloji bilimini kavrayabilen kimseler, insanlık tarihini Sümerlilerin başlatmış olduğunu savunur. 1920 yılında Rus bilimci Chijevsky bu konuyu derinlemesine incelemiş ve her on bir yılda bir Güneş’te dev patlamalar meydana geldiğini saptamıştır. Her on bir yılda bir Güneş’te nükleer bir patlama meydana gelmektedir. Chijevsky Güneş’te bu nükleer patlamalar olduğu zaman, dünyada da savaşlar ve ihtilallerin ortaya çıktığını keşfetmiştir. Ona göre geçmiş yedi yüzyıl boyunca, bu olgu ne zaman ortaya çıksa, dünyada da felaketlerin oluşmasına neden olmuştur. Chijevsky’nin bu saptaması inkâr edilemez olduğu halde Marksist bakış açısına ters düştüğü için onun 1920’de Stalin tarafından tutuklanıp hapse atılmasına neden oldu ve ancak Stalin’in ölümünden sonra serbest bırakılabildi. Stalin Chijevsky’nin vardığı sonuçları çok tuhaf bulmuş olmalı. Marksist ve komünist düşünceye göre dünyada meydana gelen her devrimin temelinde insanlar arasındaki ekonomik farklılıklar yatıyordu. Oysa Chijevsky devrimlerin nedeninin Güneş’teki patlamalar olduğunu savunuyordu. Güneş’te meydana gelen patlamaların insanların yoksul veya zengin oluşlarıyla nasıl bir bağlantısı olabilirdi ki? Eğer Chijevsky’nin tezi doğruysa, Marks’ın sistemi tümüyle çöküyordu. O zaman artık devrimlerin nedeni ekonomi ve sınıfsal çatışmaya dayandırılamı- yordu; bu durumda devrimlerin nedenini artık yalnızca astroloji açıklayabiliyordu. Chijevsky’nin yanıldığı kanıtlanamadı. Yedi yüzyılı kapsayan hesaplamaları öylesine doğru; Güneş’in patlamalarıyla birbirine bağladığı dünyevi olaylar öylesine yakındı ki, yanıldığını kanıtlamak çok güçtü. Oysa onu Sibirya’ya göndermek çok basit bir çözümdü. Stalin’in ölümünden sonra Khrushchev, Chijevsky’in Sibirya’dan geri dönmesini sağladı. Bu adamın yaşamının neredeyse en verimli elli senesi Sibirya’da boşa gitmişti. Serbest kaldıktan sonra yalnızca beş altı ay daha yaşamış olmasına karşın, teziyle ilgili daha da önemli kanıtlar toplamayı başarmıştı. Bu sırada dünyadaki salgın hastalıkları da Güneş’in etkilerine bağladı. Güneş bizim genel kanımızın aksine sabit bir ateş topu değil, sonsuz derecede canlı, dinamik ve ateşli bir organizmadır. Güneş’in durumu her dakika değişir. Ve onun durumu biraz da olsa değiştiğinde bu, dünyadaki yaşamı da etkiler. Güneş’te bir şey gerçekleşmeksizin, dünyada da gerçekleşmez. Güneş tutulması olduğu zamanlarda ormandaki kuşlar yirmi dört saat önceden ötmeyi bırakır. Tutulma sırasında dünya tümüyle sessizleşir. Kuşlar ötmeyi bırakır ve tüm hayvanlar stres altına girip, ürkek ve endişeli bir hal alırlar. Maymunlar ağaçlardan aşağı inerler. Daha korunaklı bir ortam sağlayabilmek için gruplar oluştururlar. Normalde sürekli aralarında dedikodu yapan, birbirlerini yuhalayan bu maymunların tutulma sırasında meditasyon yapan bir kişiden bile daha sessiz bir hal alıyor olmaları da oldukça şaşırtıcıdır. Bu konuyu tümüyle Chijevsky açıklığa kavuşturmuş olsa da, bu tarz düşünce biçimi öncelikle Sümerlerde ortaya çıkmıştır. Daha sonra Paracelsus adında İsviçreli bir fizikçi bu konuda yeni keşiflerde bulunmuştur. Eşi bulunmaz bir keşfe imza atmıştır ki bu bilgi bugün olmasa bile bir gün mutlaka tıp bilimini olduğu gibi değiştirecektir. Şu ana kadar bu keşif geçerli sayılmıyordu çünkü astroloji oldukça göz ardı edilmiş bir daldır; en eski, en göz ardı edilmiş ve aynı zamanda da en çok saygı gören daldır. Geçen yıl Fransa’da nüfusun yüzde kırk yedisinin astrolojiye inanmakta olduğu saptanmıştır. Amerika’da ise şu anda beş bin adet astrolog gece gündüz demeden sürekli çalışmaktadırlar. O kadar çok müşterileri var ki asla işlerini tamamlayamıyorlar; Amerikalılar her yıl astroloji için milyonlarca dolar harcıyor. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde yetmiş sekizinin astrolojiye inandığı sanılıyor. Bu yüzdeyi sıradan halk oluşturuyor. Düşünürler ve entelektüeller ise astroloji dendiği anda hemen kırmızı alarma geçiyorlar. C. G. Jung üç yüzyıldır üniversitelerin kapılarının astrolojiye kapalı olduğunu ama gelecek otuz yıl içinde bu kapıların yeniden açılacağını söylemişti. Bunun gerçekleşeceğini, çünkü astrolojinin şu ana kadar kanıtlanamamış olan saptamalarının kanıtlanabilir hale geleceğini düşünüyordu. Paracelsus kişinin ancak kendisiyle, doğum anında oluşmuş olan yıldız dizimi arasındaki uyum bir şekilde bozulduğu zaman hasta olabileceğini keşfetmiştir. Bu konu biraz açıklama gerektirir. Paracelsus’tan uzun yıllar önce, MÖ altı yüzyıl kadar önce Pythagoras gezegenler arası uyum prensibini ortaya çıkarmıştır. Pythagoras Yunanistan’da bu iddiayı ortaya attığı zaman, Mısır ve Hindistan’dan yeni dönmüştü. Hindistan ziyareti sırasında orada Buda ve Mahavir’in fikirleri yoğun bir biçimde özümsenmiş durumdaydı. Yunanistan’a döndükten sonra raporlarına Budist ve Jaina rahipleriyle ilgili bilimsel bilgiler de eklemişti. Jaina rahiplerine Jainasophists adını verip çıplak dolaştıklarını da yazılarına eklemişti. Pythagoras’a göre her yıldız, her gezegen ve her uydu uzayda dolaşırkenki hareketi esnasında benzersiz bir titreşim yayıyordu. Yıldızların her hareketi bir titreşim yaydığı gibi, her yıldızın kendine özgü, bireysel bir hareket etme biçimi mevcuttu. Tüm yıldızların toplam hareketi onun evrenin uyumu adını verdiği müzikal bir armoni oluşturuyordu. Doğduğun zaman yıldızların o anda oluşturduğu melodi zihnine en taze, en bilgisiz ve en hassas olduğu anda, yani doğum anında yazılır. Yaşamın boyunca bu sana sağlık veya hastalık getirecektir. Doğum anında gerçekleşmiş olan orijinal melodiyle uyumlu bir şekilde yaşarsan sağlıklı olursun. Bu temel müzikal armoniyle olan uyumun kesintiye uğradığı zaman da hasta olursun. Bu anlamda Paracelsus çok önemli işlere imza atmıştır. O, hiçbir hastaya o kişinin kundalini’sini, yani astrolojik doğum haritasını görmeksizin ilaç yazmazdı. Ve ilginçtir ki bir kez yıldız haritasını inceledikten sonra — başka doktorların kafasını karıştırmış — tedavi edilmesi mümkün olmayan hastaları iyileştirirdi. O, “Kişinin doğduğu anda yıldızların pozisyonunu bilmeden, onun içsel ahenginin notalarını bilmem de olanaksızdır. Ve içsel ahenginin düzenini bilmeksizin onun sağlığına kavuşmasını nasıl sağlayabilirim?” derdi. Peki burada sağlıktan ne kastediliyor? Bunu anlamamız lazım. Normalde bir doktora sağlığın ne anlama geldiğini sorarsak, hastalıksız olmak anlamına geldiğini söyleyecektir. Oysa bu olumsuz bir tanımlamadır. Sağlığı hastalık üzerinden tanımlıyor oluşumuz talihsizliktir. Sağlık olumlu, hastalık ise olumsuz bir şeydir. Sağlık bizim doğamız, hastalık ise doğamızın uğradığı bir saldırıdır. Demek ki sağlığı hastalık üzerinden tanımlıyor oluşumuz oldukça tuhaftır. Ev sahibini konuk üzerinden tanımlamak çok tuhaftır. Sağlık bizimle birlikte var olur, hastalık ise arada sırada gelir. Sağlık bize doğumla birlikte eşlik etmeye başlar, hastalık ise yüzeysel bir olgudur. Oysa bir doktordan sağlığın tanımını yapmasını istediğimizde o yalnızca sağlığın hastalığın yokluğu olduğunu söyleyebilecektir. Paracelsus bu yorumun yanlış olduğunu, sağlık kavramının olumlu olarak tanımlanması gerektiğini savunurdu. Peki sağlık kavramını olumlu olarak yorumlayacak, yaratıcı bir tanıma nasıl ulaşabiliriz? Paracelsus, “İçsel ahenginizin içinde bulunduğu durum bilinmeden, yalnızca hastalığınızdan azat edilmeyi umabilirsiniz çünkü asıl sağlık kaynağınız içsel ahenginizdir. Bir hastalıktan kurtulsanız bile hemen diğerine yakalanırsınız çünkü içsel ahenginizle ilgili bir çalışma yapılmamıştır. Oysa onun desteklenmesi şarttır.” derdi. Paracelsus’un üzerinden beş yüz sene geçti ve onun keşifleri unutulup gitti. Oysa son yirmi yıldır astroloji yeniden su yüzüne çıkmaya başladı. Bu süreçte yeni bir bilim dalı ortaya çıktı. Size biraz bu yeni daldan söz edeceğim ki astroloji ilmini daha iyi anlayasınız. 1950’de kozmik kimya adında yeni bir bilim dalı doğdu. Bu bilim dalını ortaya çıkaran kişinin adı Georgi Giardi’dir ve bu yüzyılın en önemli kişilerinden biridir. Bu adam sınırsız laboratuvar deneyi yaptıktan sonra tüm evrenin organik bir bütünlüğe sahip olduğunu, tüm evrenin tek bir bedenden oluştuğunu bilimsel olarak kanıtlamıştır. Parmağım acıdığında bundan tüm bedenim etkilenir. Beden hiçbir uzvun ayırt edilmemesi, hepsinin bir arada olması anlamına gelir. Gözüm acıyorsa, ayak parmağım da bu acıyı hissedecektir. Ayağım acıdığında, mesaj kalbime de ulaşır. Zihnim hastalanırsa, tüm bedenim bundan etkilenecektir. Tüm bedenim yok olursa, zihnim nerede var olacağını bilemez hale gelecektir. Beden organik bir bütündür: Bir noktasına dokunulduğunda tüm beden titreşir; her tarafı bundan etkilenir. Kozmik kimyaya göre tüm kozmos tek bir bedene sahiptir. İçinde hiçbir şey tek başına durmaz, her şey birleşik durumdadır. Bu yüzden bir yıldız bizden ne kadar uzakta olursa olsun onun yaşadığı değişim bizim kalp atışımızı da değiştirir. Güneş de ne kadar uzakta olursa olsun, onun dengesi bozulduğunda bizim kan dolaşımımızın da dengesi bozulur. Her on bir yılda bir Güneş’te atomik bir fırtına meydana gelir. En son böyle bir atom fırtınası ve alevli patlama gerçekleştiğinde Tamatta isminde bir Japon doktor müthiş bir keşfe imza atmıştır. Bu doktor yıllardır kadınların kanıyla ilgili çalışmalar yapmaktaydı. Kadınların kanında erkeklerinkinde rastlanmayan benzersiz bir özellik vardı. Kadınlar adet gördükleri sırada kanları seyrelir, erkeklerinki her zaman aynı kalır. Kadınların kanı adet sırasında seyrelir, bu hamilelik dönemi için de geçerlidir. Tomatta’ya göre kadın ve erkek kanı arasındaki temel fark budur. Oysa Güneş’te atom enerjisi patlamaları meydana gelirken erkeklerin kanı da incelmekteydi. Bu çok yeni bir bulguydu. Daha önce Güneş’teki değişimlerin erkeklerin kanını etkilediğine dair hiçbir bilgi kaydedilmemişti. Eğer kan bu kadar etkilenebiliyorsa bu her şeyin etkilenebileceğinin göstergesidir. Frank Brown isimli Amerikalı düşünür uzay yolculuğuna çıkan insanlara servis ve güvenlik sağlamak üzere çalışmalar yürütmektedir. Hayatının yarısını uzaya yolculuk yapan kimselerin hiçbir zorlukla karşılaşmamasını sağlamaya adamıştır. Karşılaşılabilecek en büyük sorun dünyadan ayrılmanın bu insanlar üzerinde nasıl bir etki yaratabileceğidir. Ne miktarda atomik radyasyonla karşılaşacaklarını veya bundan nasıl etkileneceklerini kimse bilmemektedir. Aristotales’ten iki bin yıl sonrasına kadar Batı’da uzayın boş olduğuna, orada hiçbir şeyin var olmadığına ve dünyanın iki yüz mil ötesinde atmosferin yok olup uzay boşluğunun başladığına inanılmıştır. Oysa uzay araştırmacıları bu inanışın tersini kanıtlamışlardır. Uzay boş değil, tam tersine dopdoludur. Ne boş ne de ölüdür, aksine son derece canlıdır. Gerçekte dünyanın iki yüz mil genişliğindeki atmosferi bizi birçok tehlikeli etkiden korumaktadır. Oysa uzayda insanın etkilerine dayanamayabileceği birçok tuhaf akım dolaşmaktadır. Bu seni şaşırtabilir, hatta güldürebilir ama Frank Brown insan göndermeyi göze alabilmek için uzaya önce bir patates göndermiştir. Brown’ın tezine göre temelde insanla patates arasında çok az bir fark vardır. Eğer patates çürürse, bu insanın da yaşamını sürdüremeyecek olduğunu gösterir; patates canlı kalırsa, insan da canlı kalabilir. Patates çok dirençli bir organizmadır; insansa oldukça hassastır. Eğer bir patates bile uzayda canlı kalamıyorsa insanın hiç şansı yok demektir. Eğer patates canlı olarak geri dönüp, toprağa ekildikten sonra da filiz verebiliyorsa, demek ki insanın uzaya gönderilmesinde de bir sakınca yoktur. Buna karşın yine de insanın canlı kalmasıyla ilgili bazı endişeler olacaktır. Brown’ın bu deneyi bir şeyi daha kanıtlamıştır; toprağa atılmış bir patates tohumu veya herhangi bir tohum yalnızca Güneş’le bağlantılı olarak büyüyebilir. Yalnızca Güneş onu harekete geçirir ve büyümeye teşvik eder. Yalnızca Güneş cenin durumundaki bitkiyi cesaretlendirip, ikna ederek onun büyümesini sağlar. Brown farklı bir alanda da araştırmalar yapmıştır. Bu diğer konu hâlâ uygun bir şeklide adlandırılamamıştır ama şu anda gezegensel kalıtım olarak bilinir. Kullanılan bir başka sözcük de İngilizce’deki horoscope sözcüğüdür ve o da kökenini Yunanca’da kullanılan horoscopos’tan almıştır. Horoscopos’un anlamı şudur: Meydana çıkan gezegenleri gözlemliyorum.
Bir çocuk dünyaya geldiği anda dünyanın ufkunda birçok yıldız belirmektedir. Güneş’in her sabah doğup, her akşam battığı gibi yıldızlar da uzayda yirmi dört saat boyunca doğup batar. Çocuk sabah saat altıda doğmuşsa, o saatte Güneş de doğmaktadır. O sırada bazı yıldızlar da doğmakta ve bazıları da batmaktadır. Bazı takımyıldızlar yükselirken bazıları da inişe geçmektedir. Çocuk doğarken yıldızlar da uzayda belli bir düzen içinde bulunmaktadır. Şu ana kadar Ay ve yıldızların insanla herhangi bir bağlantısı olabileceğinden kuşku duyduk, ki bu konuyu yakından takip etmeyen kimseler hâlâ bu kuşkuya sahiptir. Yıldızların nerede bulunduğu, köyün birinde doğmakta olan bir çocuk için neyi değiştirebilir ki? Ayrıca aynı gün, aynı yıldız dizimi altında yalnızca bir değil binlerce çocuk doğmaktadır. Bunların arasından bir tanesi bir ülkenin cumhurbaşkanı olabilir ama diğerleri olamayacaktır. Bunların bir tanesi yüzyıl yaşayacak, bir diğeri ise iki gün içinde ölecektir. Bir tanesi dâhi, bir diğeriyse geri zekalı olacaktır. Demek ki kişi yüzeysel bir noktadan baktığında bir çocuğun nasıl sadece belli bir takımyıldızı ya da gezegen düzeni sırasında doğduğuna bakılarak bir burçla ilişkilendirilmesinin mümkün olabileceğini sorabilir. Bu tarz bir sorunun mantığı açık ve doğrudandır: Neden yıldızlar tek bir çocuğun doğumunu umursasın ki? Ve aynı zamanda tek bir çocuk değil aynı yıldızların altında birbirine benzemeyen bir sürü çocuk doğmaktadır. Bu mantıkla yaklaşıldığında bir insanın doğumuyla yıldızlar arasında hiçbir bağlantı yokmuş gibi görünmektedir. Oysa Brown, Picardi ve Tomatto’nun araştırmalarından büyük bir çıkarıma varabiliriz. Tüm bu bilim adamlarına göre henüz bir çocuğun bireysel olarak yıldızlardan etkilendiğini iddia edemesek bile artık kesin olarak yaşamın genelinin etkilendiğini söyleyebiliriz. Bir çocuğun kişisel olarak etkilenip etkilenmediğini bilmiyoruz ama yaşam bütün olarak etkileniyor. Ve yaşam bir bütün olarak etkileniyorsa, maddenin gerçeklerini daha derinlemesine incelediğimizde bireyin de yıldızlardan etkileniyor olduğunu göreceğiz. Burada üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta daha söz konusudur. Astroloji, çok eskilere dayanan bir bilim dalı olduğu için gelişememiş olduğu düşünülmektedir. Oysa bana göre durum bunun tam tersidir. Astroloji son derece ileri bir uygarlık tarafından, sonsuz derecede geliştirilmiş bir bilim dalıydı ama o uygarlık yok olduğundan bizim elimizde de astrolojinin eksik parçaları kaldı. Astroloji geliştirilmesi gereken yeni bir bilim dalı değil, bir zamanlar son derece gelişmiş olan bir daldır. Daha sonra onu geliştirmiş olan uygarlık yok olmuştur. Uygarlıklar her gün gelip geçiyor, onların geliştirdiği temel söylemler, temel ilkeler de yok olup gidiyor. Günümüzde bilim, yaşamın bütün olarak yıldızların hareketinden etkilendiği tezini kabul edebilecek bir noktaya gelmek üzere.

Ekleyen Diyar

Bir önceki yazımda « makalem var. Okumanızı tavsiye ederim.

Benzer Yazılar


Yay burcu insanı her zaman ideallerine bağlı, iyimser ve aynı zamanda ...

admin
6

Doğum tarihi: 22 Haziran – 22 Temmuz Grup: Su ve negatif Burcun ...

admin
9

Doğum tarihi: 21 Mayıs – 21 Haziran Grup: Hava ve pozitif Burcun ...

admin
4

YORUMLAR




Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?